LAF DEĞİL İŞ Atalarımız, “Büyük lokma ye, büyük lâf etme!” demişler… Lokmamıza da, lâfımıza da dikkat etmiyoruz. Yüksekten atmayı, hükümetler kurup hükümetler yıkmayı seviyoruz. Mahalle kahvelerinde siyaseti tanzim edenler, barlarda diskolara devrim yapanlar, Boğaz!a karşı viskisini yudumlayıp halkçılık taslayanlar, barlarda pavyonlarda bozkurt işaretiyle ülkücülüklerini ispat edenler.. Hepsi bildiğiniz, alıştığımız manzaralar… Sadece halkımız değil, aydınlarımız, sanatçılarımız, siyasetçilerimiz de aynı.. Zaten bozulma yukarıdan aşağıya doğru geliyor… Palavra, yüksekten atma, umut tacirliği, küçük dağları ben yaratmıştım havası siyasetin dili oldu. Necip Fazıl; “Lâfını çok dinledik, şimdi iş inkılâpta!..” diyordu. Artık lâfa değil icraata bakmalıyız. Hükümetler yabancı zevkleri özendiriyor. Yabancı mallara alâka artıyor. Köylerimizde, gecekondularda yüzbinlerce çocuğumuz var: Ayakkabısız, elbisesiz, aç ve çıplak… Dilenerek, mendil satarak hayata tutunmaya çalışıyorlar. Çoğu da Mafya kurbanı olmuş, merhamet tüccarı çakallara çalışıyor… Öte yanda hali vakti yerinde olanlar: Ayakkabıları marka.. Gömlekleri marka.. Arabaları marka.. Gözlükleri, kol saatleri, takıları marka.. Köpeklerinin maması bile marka.. Orta halliler de yabancılara çalışıyor: İçtiğimiz sigara, kullandığımız çakmak.. Elimizdeki telefon, evimizdeki bilgisayar.. Çocuklarımızın oyuncakları, Barbi bebekler… Sırtımızdaki tişört.. Midemizdeki çikolata.. Hatta içtiğimiz suya kadar… Yabancı markalar.. Kendini bilmeyen, kendine güvenmeyen insan markalardan, kullandığı lüks eşyadan güç alıyor. Adidasla, Mercedesle, Nokia ile, Toshiba ile mutlu oluyor. Hazır elbiseyle birlikte hazır itibar sahipleniyor. Kendi markamızı yaratamadan, yüzde yüz yerli ve millî donanımla hayatın her alanına hükmedecek kadar güçlenmeden konuşmaya hakkımız yok… Gırtlağımıza kadar borca gömülmüşüz!.. İç borç, dış borç katlanarak büyüyor!. İhracat artışından, döviz girdisinden mutlu oluyoruz. Fakat ithalâttaki artışı görmüyoruz. Daha doğrusu bu düzenden nemalanan, etkili yetkili çevreler gerçekleri göstermiyor. Daha fazla kanlanmak, canlanmak, sömürmek için… Sattığımızdan fazla alıyoruz.. Gelirimizden çok giderimiz var.. Vatandaşın hayatı da taksit.. Kredilerle, kredi kartı borçlarıyla yaşıyoruz. Serumla beslenen hasta gibi geçici bir rahatlık hissediyoruz. Millî patron Sinan Aygün’ün dediği gibi: “Borçlanarak tüketen geleceğini tüketir!..” Maalesef hazırdan yiyoruz, geleceğimizi tüketiyoruz! Ekonomi bilimine vakıf değilim.Ekonomiyle ilgili pek çok kavrama yabancıyım.Ancak yaşadığımız hayata bakıyorum: Borcumuz azalıyor mu, çoğalıyor mu?.. İthalât-ihracaat (Dışalım-dışsatım) birbirini dengeliyor mu? Yoksa aleyhimize açık büyüyor mu? Karşılıksız çek, protestolu senetler tarihe mi karıştı, yoksa olağan hâle mi geldi? İcra takibine alınmış kaç vatandaş, kaç işyeri var? Yolsuzluklar bitti mi, yoksa her şey kitabına uygun olarak soygunlar arttı mı? Artık toplumumuz yasal hortumculuğu kanıksadı, benimsedi mi?.. Yoksulluk kaderimiz olmaktan çıktı mı? Ekonomi uzmanı Prof.Dr. Osman Altuğ’un ifadesi ile; “Döviz-Faiz-Borsa = Üçkâğıt ekonomisi” kimleri batırıyor, kimleri çıkarıyor?.. Helâlinden kazanarak karnımızı doyurabiliyor, evimizi geçindirebiliyor muyuz? Rızkımızın helâlliğinden emin miyiz?. İşçi, köylü, memur, küçük esnaf ve sanatkârlar yarına güveniyor mu?. Primini ödeyemediği için Bağ-Kur güvencesinden mahrum ve cezalı borçlu esnafımızın sayısı ne kadar arttı? Yetkililer göz boyamayı bıraksınlar.. Doğru, dürüst bir şekilde, yalan söylemeden, gerçekleri çarpıtmadan bize gerçekleri açıklasınlar.. Hepimiz lâf ebeliğini bırakalım, işimize bakalım. Kuru kuru milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, çağdaşlık nutukları karın doyurmaz. Bayrak bizim olsa dahi, ekonomi yabancıların ise, bayrakla ezanla övünmek avunmak aptallıktır. Kısaca; konuşan değil üreten Türkiye olmak zorundayız! Hasan TÜLKAY, Eylül-2007 www.francoturc95.com sitesinden alındı. Fransadaki Türklerin sitesi |